Share This Article
Beşiktaş’ın son yedi haftada yalnızca iki galibiyet çıkarabilmesi, iç sahada üç maçtır kazanamaması, ligde yedinci sıraya kadar gerilemesi ve zirvenin on bir puan arkasında kalması… Bütün bunlara, burasının Beşiktaş olduğunu gerçekten bilen, kısa sürede takıma dokunması ve kurtarıcı olması beklenen bir isim tarafından yönetildiğimizi düşünerek baktığımızda, tablonun hiçbir tarafının kabul edilir bir yanı yok.
Dahası, Beşiktaş bu tabloya haftada yalnızca bir maç oynayarak ulaştı. Rakipleri gibi Avrupa temposuna girmeden, üç günde bir maça çıkmadan… Ve takıma yeni gelen hocaların arayıp da bulamayacağı bir fırsat olan kısa sürede üst üste yaşanan üç milli araya rağmen.
Beşiktaş’ı ve Beşiktaş medyasını yakından takip edenler, hafta boyunca antrenmanlardan servis edilen pembe tabloyu ve birlikte çok keyifliymiş gibi sunulan moral ve kenetlenme iddialarının alt metnini okumakta zorlanmadı. Kabul edelim: Beşiktaş, ayrılığın ardından “yıkılmadım ayaktayım” mesajını parlatmak için imalı story’lere ve “çok mutluyuz” temasına sarılan muhabirlerin yarattığı yapay iyimserlik atmosferinin içindeydi.
Yine de, uslanmaz Beşiktaşlılar olarak, tüm karmaşanın içinde bu takımın bir yerde patlayıp bir reaksiyon göstereceğine dair o iç ses tam anlamıyla susmamıştı. Derbi haftası öncesinde farkı eritme şansı da varken ve rakip cephesinden tahrik edici mesajlar da geliyorken, bir çıkışın mümkün olduğuna dair o umut, küllenmiş olsa bile tamamen sönmemişti.
Ama olmadı. Samsunspor, neredeyse her beş dakikada bir net pozisyon üretiyor; ilk 15 dakikada üç kritik kurtarışa imza atan Ersin’i neredeyse milli yapıyordu. Hoş, TFF ve kurullarının Ersin’e bir özürle kapanmayacak kadar büyük bir borcu ve ayıbı olduğunu düşününce, Samsun maçından bağımsız böyle bir davet gelecekte de fena olmaz.
Beşiktaş ise ilk şutunu, çok da organize olmayan bir atak sonucunda, Cerny’nin kendi pozisyonunu yaratmasıyla 30. dakikada bulabildi; o da heyecanlandırmadan auta gitti. Hücum aksiyonlarını sonlandıramayan Beşiktaş karşısında Samsunspor, topun kıymetini bilip dan dun vurmayınca Beşiktaş’ın çok da kompakt olmayan, dağınık ön alan baskısından kolayca sıyrıldı ve Beşiktaş’ı fazlasıyla geri koşturup beklenden fazla yordu. Halihazırda fiziksel defoları da olan Beşiktaş, idare eder sanılan ama yoğun kullanımda hızla boşalan bir powerbank misali, soyunma odasına giderken çoktan tükenmişti.
Devrede müdahale beklerken, Sergen Yalçın oyundan memnunum dercesine başladığı gibi devam etti (sıkıntının farkında olmaması, maç sonu toplantısında “ilk 20 dakika karşılıklı ataklarla ve dengede geçti” demesinden de anlaşılıyordu). Oysa, ligin yıldızı olması için el bebek gül bebek büyütülen Cengiz ve abi kontenjanından Salih, zayıf halkalar olarak dikkat çekiyordu.
Beşiktaş, her şeye rağmen üretmekte zorlandığı mücadelede penaltıyla öne geçti. (zaten duran top dışında da pek şansı yok gibiydi) Ama öne geçtikten sonra, herkesin sebebini bildiği fakat Sergen Yalçın’ın kabullenip sorumluluğu üstlenmediği nedenlerle bir kez daha topu ağlarında gördü. Tabii, bu sefer Cengiz’in yorgunluğu ve dalgınlığı da etkiliydi; ancak, Cengiz’in sahada yürüyecek mecali kalmamışken o dakikaya kadar oyunda tutulması da olan bitene davetiye çıkaracak cinstendi. Bireysel hataların önüne tamamen geçemezsiniz; ama doğru öngörüler ve müdahalelerle onları minimize edebilirsiniz.
Beşiktaş, öne geçtiği Süper Lig maçlarında en fazla puan kaybeden takım konumunda ve bu artık tesadüf ya da şanssızlıkla açıklanamayacak bir durum. Üstelik her hafta sorunun kaynağına dair farklı bahaneler duymamız, aynı arızanın neden hâlâ sürmekte olduğunun da en açık kanıtı.
Sergen Yalçın, golden sonra takımın psikolojisinin bozulduğunu söylüyordu. Milli aradaki şovlar, neşeli antrenmanlar ve bitmek bilmeyen izinler yerine, duygusal dayanıklılık, odaklanma ve mental hazırlık çalışmalarına ağırlık verilseydi, bu tür ani moral çöküşlerinin önüne geçmek mümkün olabilir miydi düşünmek lazım. Alt tarafı bir gol yüzünden, kalan 10 dakikada bu kadar net pozisyonlar verip bir kez daha 3’lük olmanın kıyısından dönmezdik. Beşiktaş’ın gole ihtiyaç duyduğu anlarda, rakibi yarı sahasına hapsedecek ve iki tanecik de olsa pozisyon zenginliği ile atak sürekliliği sağlayacak güçlü bir oyunu yok. Üç milli araya rağmen yok.
Velhasıl, haftalardır hem sahada hem de yönetim katında güven vaat eden bir performans beklerken; sürekli olarak geçmiş dönemlere referansla mazeretler, transfer eleştirileri, transferde yetki savaşı, yıldız oyuncularla çatışmalar, yönetilemeyen krizler ve geri çekildik çekilmedik tartışmaları eşliğinde; özgüven eksikliği ve psikolojik kırılganlıklar gibi unsurlar, takımın kolektif performansını gölgeleyen etkenler olarak önümüze çıkarılıyor.
Sergen Yalçın meseleyi biraz daha sulandırsa, “benden önce şampiyon mu oluyordunuz?” noktasına gelmemiz an meselesi ki sorumluluktan bu denli kaçtığı bir ortamda bunu hâlâ dile getirmemiş olması da hayret verici.
Toparlayacak olursak; Sergen Yalçın sabır istiyor, zaman talep ediyor ve her defasında en az iki transfer dönemini diline doluyor. Ancak bugüne kadar ortaya koyduğu performans ve Beşiktaş’ın mevcut durumu göz önüne alındığında, iplerin tamamen kendisine teslim edileceği bir gelecek ve transfer dönemi, bize “bugüne kadar ne verdin ki o sabrı gösterelim?” sorusunu öncelikli olarak sorduruyor. Eşofmanları çıkarıp yorumcu olsa, kendisinin de en az 10 kere soracağı soru bu olurdu.
Sergen Yalçın, buraya öncelikli olarak bir inşa ve yapılanma için değil, kısa sürede futbol takımını ayağa kaldırabilecek ve o dokunuşu yapabilecek sayılı kişiler arasında gösterildiği için geldi. Geçmiş başarılar, toplum ve taraftar nezdinde bir güven ve efsane algısı yaratır; ancak başarıya dayalı bu ortak hafıza, bugünkü performansı haklı göstermez.
Eskiden yaptıklarınız büyük görünüyorsa, bugün bir şey yapmamışsınız demektir.